Bir çocuğun sabah evden çıkarken arkasına bakmadan gidebilmesi medeniyetin en sessiz ama en güçlü vaadiydi. “Git, öğren, büyü…Ben seni koruyacağım.”
Okul dediğimiz yer sadece dört duvar değildi.
Orası, çocuğu dünyanın kötülüğünden kısa süreliğine muaf tutan bir yuvaydı. Bir tür görünmez anlaşma vardı: “Burada sana bir şey olmayacak.”
Fakat bazen o duvarlar yıkılır ve o anlaşma bozulur.
Kahramanmaraş’ta, Siverek’te…
İsimler, şehirler değişir.
Ama değişmeyen tek bir şey vardır:
Bir çocuğun zihninde ilk kez beliren “Demek ki burada da güvende değilim” düşüncesi.
İşte asıl kırılma anı budur. Çünkü travma yalnızca yaşanan olay değildir. Travma, dünyanın artık eskisi gibi algılanamamasıdır. Bir silah sesi sadece o anı parçalamakla kalmaz. Geleceği de deler. Artık o okulun koridorlarında yürüyen her çocuk, bir ihtimali de yanında taşır. Adını koyamadığı ama bedeninin bildiği bir ihtimali. Mesele sadece “neden oldu?” değil. Asıl mesele şu:
Biz çocuklara nasıl bir dünya bırakıyoruz?
Öfkenin bu kadar kolay silaha dönüştüğü,
yalnızlığın bu kadar görünmez olduğu,
bir çocuğun başka çocuklara ateş açabildiği bir yerde… Sorumluluk yalnızca tetiği çekende mi yoksa o çocuğu o noktaya kadar yalnız bırakan,
duymayan,
görmeyen,
anlamayan bir sistemde mi?
Gerçek şu ki:
Şiddet bir anda ortaya çıkmaz.
Şiddet, uzun süre görülmeyen bir acının en yüksek sesidir. Ve biz çoğu zaman o sesi,
ancak bir felakete dönüştüğünde duyarız. Tam da burada bakmamız gereken bir yer var:
Evlerimiz.
Çünkü bir çocuk öfkeyle doğmaz. Öfke bir tohumdur belki. Ama nasıl büyüyeceğini, neye dönüşeceğini çocuk tek başına öğrenmez. Bir yerden görür, bir yerden hisseder, bir yerden taşır. Çoğu zaman o yer, ailedir. Biz hâlâ öfkeyi bastırılması gereken bir şey gibi konuşuyoruz. Oysa öfke, en temel duygulardan biridir. Sınır ihlalinde ortaya çıkar.
Adaletsizlikte yükselir. Görülmediğinde büyür. Sorun öfkenin varlığı değil, öfkenin nasıl yaşandığıdır. Çünkü bir çocuk şunu öğrenir:
“Öfkelendiğimde ne olur?” Eğer evde öfke bağırarak yaşanıyorsa çocuk bağırmayı öğrenir. Eğer öfke susarak yaşanıyorsa çocuk içine kapanmayı öğrenir. Eğer öfke şiddete dönüşüyorsa çocuk şunu öğrenir: “Güç, zarar verebilme kapasitesidir.” Ve bu öğrenme, sessiz ama derin kökler salar.
Şunu açıkça söylemek gerekiyor:
Şiddet çoğu zaman anlık bir patlama değildir.
Şiddet, tekrar eden bir öğrenmenin sonucudur.
Bu yüzden bugün konuşmamız gereken şey sadece çocuklar değil.
Ebeveynler.
Aileler.
Çünkü bir çocuğun duygusal dünyası, evde şekillenir.
Bir çocuk öfkesini nasıl yöneteceğini bilmiyorsa bu onun eksikliği değildir. Bu, ona öğretilmemiş bir beceridir. Ve burada zor ama gerçek bir yüzleşme var: Kendi öfkesini tanımayan bir yetişkin, çocuğuna öfkeyi regüle etmeyi öğretemez. Kendi duygusundan kaçan bir ebeveyn, çocuğunun duygusuna temas edemez. Bu yüzden yardım almak bir zayıflık değil bir sorumluluktur. Terapi, sadece “sorun olduğunda” gidilen bir yer değil,
duygusal mirası dönüştürmenin en güçlü yollarından biridir. Bugün bir ebeveynin yardım alması, yarının bir çocuğunu koruyabilir. Çünkü bazı hikâyeler, bir nesilde başlar ve başka bir nesilde iyileşebilir. Eğer gerçekten bir şeyi değiştirmek istiyorsak, sadece okulun kapısına güvenlik koymakla yetinmemeliyiz. Bugün konuşmamız gereken şey sadece güvenlik önlemleri değil. Elbette kameralar, kapılar, kontroller önemli. Ama yetmez. Çünkü hiçbir metal dedektörü, bir çocuğun içindeki kırılmışlığı tespit edemez. Hiçbir güvenlik görevlisi, bir ergenin içten içe büyüttüğü öfkeyi fark edemez. Biz eğer gerçekten bir şeyi değiştirmek istiyorsak okulun kapısına değil,
çocuğun iç dünyasına bakmak zorundayız. Çünkü bazı çocuklar bağırmaz. Ama içlerinde sessizce çökerler. Ve bazen o çöküş, başkalarının hayatına mâl olacak kadar büyür.
Çocuğun iç dünyasına bakmak zorundayız.
Çünkü bazı felaketler,
çok daha önce,
çok daha sessiz anlarda başlar.
Ve yine orada, sessizce önlenebilir.
Bugün bir ebeveynin terapiye gitmesi, yarının bir çocuğu koruyabilir. Çünkü bazı davranışlar,
bir nesilde başlar ama başka bir nesilde durdurulabilir.
Eğer biz gerçekten bu döngüyü kırmak istiyorsak sadece olanı konuşmak yetmez.
Köküne inmek zorundayız.
Ve kök çoğu zaman sandığımızdan daha yakındadır.
Evde.
Psikolog Asel Rüveyda

